|
|
|
Şükrü ÜNALAN
Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi
Filoloji Fakültesi Türk Dili Okutmanı
Dil, onu konuşan milletin yaşayış biçiminin, en geniş anlamda
kültürünün, dünya görüşünün, tarih boyunca geçirdiği çeşitli evrelerin
ve başka toplumlarla kurduğu
ilişkilerin yansıtıcıdır. Ama bütün bunların yanı sıra her dilin kendine
özgü bir ëdünyayı anlayış ve anlatış
biçimií vardır. Bu biçim, dilin söz varlığının, anlam açısından incelenmesiyle
ortaya konabilir. Dildeki
benzetmeler, aktarmalar, deyim ve atasözleri incelendiğinde o milletin
çeşitli nitelikleri kendiliğinden
belirir. Dil, kelimelerin örgüsü içinde bir milletin fikirlerini, hayallerini,
duygularını daha geniş
manasıyla ruhunu ve hayatını taşır.
Bunları kelimelerin dış görünüşünün fikre hitap eden donmuş manasının
ötesinde aramak gerekir. Ses tellerinden çıkan ses mimarisinin sırrına
ermek lazımdır. Asıl ruh, asırlar
boyunca süzülüp gelen bu mimaridedir. Millet haline gelmiş cemiyetler
bunu duyar.
DİL DEĞİŞMELERİNİN SEVK VE İDARESİ
Lisanlar değişirler. Günlerin, gecelerin, insanların ve toplumlarının
değiştiği gibi değişir lisan.
Eğer bir lisanın kullanıldığı ve yaşadığı bütün durumları kaydedebilsek,
sonra bu kayıtlardan dilin durumuna
bakarak, lisanın herhangi iki zaman dilimindeki durumuna eşit diyemeyiz.
Bu anlamda zihinlerdeki değişim,
ileriye veya geriye, devam ettikçe dilin de değişmesi mukadderdir.
Bunun önüne geçilmesi muhaldir. Ancak bu
değişim tabii ki belli etkenlere tabidir. Diller hiçbir sebep olmadan
başıboş akıp gitmezler. Diller en başta
bünyesinde yaşadıkları toplumun hayatından şekil alır.
Hayattaki her zenginlik dile de sirayet eder, her kısırlaşma dili de
kurutur, her fidan dil için yeni bir neşedir, her budama dilin bir kısmının
da budanması anlamına gelir. Bununla beraber en ortak anlaşma aracı olduğunu
ilan ettiğimiz dildeki değişim de, toplum hayatını etkiler ve bu iki değişim
bir tenis topunun tenisçiler arasındaki seyahati gibi ortak bir değişim
meydana getirerek, başta yekdiğerini sonra kendisini değiştiren bir ëdöngüíye
girmesini akıp giden zaman içinde her cemiyet için kaçınılmaz görmek gerekir.
Modern Dünyanın İdeolojik Muharebe Meydanı Olarak Dil Modern dünyada
dil öğretimi bilimsel bir alan olmaktan daha çok ideolojik bir savaş aracı
haline getirildi.
Bir milletin hayat tarzını dünyevileştirmek yani sekülarize edebilmek
için en etkili yollardan biri dilini
sekülarize etmektir. Dilindeki kelimeler, uhrevi karşılıklarından kurtulunca
o milletin kültür anlayışı
seküler hale gelmiş olacaktır. Sekülarizasyon bir kültür değiştirme
olayıdır ve bütün kültür değişmeler de
dilin yani kavramların değişmesiyle başlar.
Nurullah Ataç'ın 'kelime'ye düşman olmasının gerekçesi bu
kelimenin 'ila-yı kelimatullahı ve Allah'ın kelam sıfatı'nı çağrıştırmasıdır.
Dil uhrevi arka planını, yani
manevi kavramlarını kaybedince, dini düşünceyi ifade edemez, yorumlayamaz
ve geliştiremez hale gelecektir.
Dilin, dünyevi ve uhrevi oluşundan kasıt, bünyesinde bulundurduğu kelimelerin
taşıdığı anlamların ortak
dünyasıdır. Bir diğer söyleyişle bir kökün müştaklar topluluğunun oluşturduğu
felsefi arkaplandır. Uhrevi
oluş, bir kelimenin tedayiler zinciri sonucunda kutsalla ilişkisinin
olmasıdır.
Dünyevi oluş ise, kelimenin
kutsal olan hiç bir kavramı çağrıştırmayışıdır. Şimdi, mesela, sosyolojinin
temel kavramlarından olan,
"gelenek" ve "örf" kavramları ele alınarak konu daha da anlaşılır hale
getirilebilir. Türk Dil Kurumu'nun
Türkçe sözlüğü örf kelimesini: "Yasalarla belirlenmemiş olan, halkın
kendiliğinden uyduğu gelenek" olarak
tanımlamaktadır. Geleneği ise: "Bir toplumda, bir toplulukta eskiden
kalmış olmaları dolayısıyla saygın
tutulup kuşaktan kuşağa iletilen kültürel kalıntılar, alışkanlıklar..."
şeklinde açıklamaktadır.
Bu iki kavram ilk bakışta birbirinin yerini doldurabilecek eş anlamlı
iki kelime gibi görünmektedir. Sözlüğün
açıklamalarına dayanarak her ikisinin de dünyevi (seküler) oldukları
düşünülebilir. Fakat bunların kelime
olarak etimolojileri yapıldığında durumunun hiç de öyle olmadığı ortaya
çıkmaktadır. Örf kavramı Arapça
menşe'li olup kökü [a-r-f (ayn-rı-fe)] kelimelerinden oluşmaktadır.
Kelimenin kök anlamı bilmek ve
bildirmektir, asıl anlamı ise müştaklarının anlamlarıyla ortaya çıkmaktadır.
Bu müştakların en önemlilerinden
birisi irfandır, diğeri marifettir. Bu iki kelime de tasavvufi kelimelerdir
ve düşünceden çok ilhamla meydana
gelmiş bir fiili ifade ederler. Yalnızca (a-r-f)'nin ism-i faili olan
arif kavramı bile, taşıyageldiği mana
yüküyle kavramın tasavvufi tedayilerini belirtmek için yeterlidir.
Marifet ise zaten kendi başına bir
tasavvufi kavramdır ve dervişin seyrü sülukuyla ulaşacağı makamlardan
birinin adıdır. Kısacası, örf kelimesi,
kendi kök anlamıyla her ne kadar dünyevi görünüyorsa da müştaklarıyla
yani anlam kainatıyla beraber
düşünüldüğünde, uhrevi bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Gelenek
ise bu mana kainatından mahrum olması
sebebiyle son derece dünyevi bir kavramdır. Bir ikinci örnek olarak
da hüküm ve yargı kavramları ele
alınmalıdır. Her ikisi de birbirlerinin yerine kullanılan iki hukuki
terimdir ve mahkemenin sonucundaki karar
anlamındadırlar. Hüküm kelimesinin kökü ise [h-k-m (ha-ke-me)]'dir
ve manası ise hükmetmek, men etmek,
alıkoymaktır. Ancak müştaklarına bakılınca bu kelimede de durum değişmektedir.
Hikmet, hakim, hükümet gibi
müştaklarıyla ele alınınca "yargıcın yargılaması"ndan daha ziyade "hakimin
hikmetle hükmetmesi" söz konusu
olmaktadır. Hikmetin ise dünyevi bir kavram olduğunu söylemek zannederim
imkansızdır. Dil Bilinci: Dil bir
toplumu millet yapan en önemli unsurlardan biridir. Bugün dil birliği
bulunmayan ülkelerin ne durumda
olduklarını görüyoruz. Kültür emperyalizminde birinci hedef dildir.
Dili imha edilerek sömürülen ve yıkılan
çok sayıda devlet vardır. İrlanda örneği bu konuda en çarpıcı örnektir:
İrlandalılarla İngilizler ayrı
millettirler. İrlandalılar 'kelt' soyundan gelirler. Dilleri Keltçe
olup İngilizlerden ayrı olarak sanat,
düşünce, örf, adet ve hukuk sistemleri vardır. İngilizler, İrlandaíyı
zorla işgal ettiler 300 yıl süren
işgallerinde yapmadıkları barbarlık ve zulüm bırakmadılar ama İrlandalıları
kendilerine benzetemediler.
Nihayet 1890 yılında İrlandaídaki İngiliz valisi kendi adamlarıyla
Yüksek Eğitim Kurulu adlı bir teşkilat
kurdu.
Bu kurul ilk, orta, lise ve yüksek tahsilin İngilizce ile yapılması
kararını çıkardı. İrlandaída
halkın %90 ı Keltçe konuşurken iki nesil sonra Keltçe konuşanların
sayısı %30 a indi. Bu tehlikeyi gören
vatansever aydınlar, gizli dernek ve teşkilatlarla halka ana dillerini
öğrettiler.1920 yılında İrlanda
bağımsızlığına bu şuurla kavuştu. Bu sefer İngilizler, İrlandalıların
bir kısmını protestan yaptılar. Şimdi
bunlar İngiltereíden ayrılmaya karşıdırlar. İngilizceínin istilasıyla
telaşa kapılan Fransız Parlamentosu
1994íte Fransız dilinin kullanımına ilişkin bir yasa çıkarmıştır. Bu
yasadan bazı hükümler şunlardır:
1.
Anayasa'da Cumhuriyetin dili olarak kabul edilmiş olan Fransız dili
Fransaínın kimliğini ve ata mirasını
belirten en önemli unsurdur.
2. Eğitim, çalışma, kamusal ilişkiler ve hizmetler için kullanılacak
dil
Fransızcaídır.
3. Bir malın, ürünün ya da hizmetin adında, sunuluşunda, tanıtılmasında,
kullanma ya da
yararlanma kitapçığında... Fransız dilinin kullanılması zorunludur.
4. Yazılı, sözlü yada görsel ve işitsel
her türlü reklam ve tanıtım için de aynı hükümler uygulanır.
5. Kamu hukuku tüzel kişilerinin veya kamu
hizmeti gören özel kişilerin taraf olduğu sözleşmeler, konu ve biçimleri
ne olursa olsun, Fransızca yazılır.
Bu sözleşmelerde, eğer aynı anlamda Fransızca karşılığı bulunuyorsa,
yabancı dilde bir deyime ya da kelimeye
yer verilmez. Fransızlardaki dil bilinci örnek almamız gereken bir
modeldir. Dilimize göstereceğimiz özen,
doğrudan düşünmeye verdiğimiz önem anlamına gelir; bir düşünceyi ,
dili ne kadar iyi kullanıyorsak, o kadar
iyi ifade edebiliriz. Dildeki temizlik, düşüncede de temizliğe yol
açar. Tersi de doğrudur. Dildeki kirlilik
düşünce kirliliğinin de sebebi olur.
Kimlik ve kişilik erozyonuna uğramak istemiyorsak, kimliğimizin ve
kişiliğimizin en önemli ifade vasıtası olan dilimize sahip çıkmak zorundayız.
KÜLTÜR DEĞİŞMELERİNİN SEVK VE İDARESİ
Kültürel bakımdan kendi kültürel değerlerimizi ìameliyatî etme ihtiyacımız
olabilir. En azizi
tuttuğumuz kültürel değerlerimizi sorgulamadıkça, kanserli gelişmelerin
boyutunu algılayamayız. Bu ameliyat,
doğru bir teşhisten sonra olmalıdır. Toplum mühendisliğine kalkışanların,
sosyal bünyeyi iyi tanıyıp ona göre
ameliyata kalkışmaları gerekir. Kültür değişmeleri, bir tür sosyal
kan naklidir.
Nakledilen kanın bünyeye
uygun olması gerekir. Kültür değişmelerine öncülük edenlerin empoze
edilen kültür ile yerli kültürü iyi
bilmeleri ve her iki bünyeyi de iyi tanıyan doktor gibi bu konuda uzman
olmaları gerekir. Ne yazık ki, Türk
topluluklarına kültür empoze edenler, kültür naklinmin ileride sosyal
bünyede ne gibi rahatsızlıklara yol
açacağını hesap etmeden hareket etmişler ve sosyal dokumuzun bozulmasına
yol açmışlardır.
Hıristiyan Avrupa
kültürü Türkiyeínin sosyal dokusunu tahrip ederken, Komünist Rusya'nın
kültürü de Orta Asya'daki Türk
topluluklarını tahrip etmiştir. Cengiz Aytmatov ìGün Olur Asra Bedelî
adlı romanında Türk topluluklarında
yaşanan dayatmacı kültür değişmelerini ëSarı Özek Ana Beyit Mezarlığı
Efsanesiyle dile getirir. Bu efsanede
korkunç bir işkenceyle beyninin kortikal/ lisan alanın boşaltılması
sonucu kendine, ailesine, milletine ve
geçmişine nasıl yabancılaştırıldığını anlatıyor. Hafızası boşalan esir,
efendisinin sözünden hiç çıkmayan bir
mankurt oluyor. Bundan daha dramatik olanı ise mankurtlaştırılan Colaman'ın
anası Nayman Ana'yı efendisinin
emriyle öldürmesidir. Şimdi soracağımız soru şu:
Mankurtlaştırma tarihin belli bir zaman diliminde
gerçekleşen bir kimliksizleştirme hareketi midir? Yoksa bugün de devam
eden bir kültür yok etme/ kültür
empoze etme hareketi midir?
Bu sorunun cevabını Türkiyeli yazar Alev Alatlı'nın Schrödınger'in Kedisi'
adlı
romanında bulabiliyoruz. BİREYSEL VE TOPLUMSAL AFAZİ Afazi, aphasie,
eski adıyla "heceli kelam melekesi" .
Tıpta kanama, zedelenme gibi travmalar nedeniyle beyindeki kortikal
lisan alanlarının boşalması sonucunda
insanın konuşamıyor, konuşulanı anlayamıyor olması durumu. Afazik hastada,
konuşma çıkışı hemen hiç yoktur ya
da minimal düzeydedir. Duyduğunu, okuduğunu anlama, minimal düzeydedir.
Tekrarlama, isimlendirme minimal
düzeydedir. Afazi, büyük bir konfüzyonel boşluğu, karmaşayı ifade eder.
Çevreden gelen sesli ve yazılı
uyaranların kişide hiçbir izlenim uyandırmadığı bir boşluktur, silinmişliktir.
Büyük bir şaşkınlık ve bellek
kaybıdır. Afazi hastası bu karmaşa ve bellek kaybı içinde hiçbir şey
yakalayamadığı, her şey uçar gibi
cereyan ettiği için hasarın boyutu hakkında bir düşünce de oluşturamaz.
Ayrıca duygusal açıdan da
kararsızdır. Afazi, bir beyin hastalığı, travma sonucu oluşuyor. Kanama
veya başka türlü bir zedelenme
sonucu, beynin konuşma ve anlamayı kontrol eden, kortikal lisan alanları
tahrip olduğu için insanlar
konuşulanı anlayamaz, anlattıklarını dile getiremez hale geliyorlar.
Hafiften ağıra kadar gelişiyor. En ağır
durumda hiçbir şey konuşamaz ve anlamaz hale geliyorlar. Bir tür silinmişlik.
Alev Alatlı, ìSchrödıngeríin
Kedisiî adlı romanında Türkiyeínin durumunu söyle tanımlıyor: İsimlendirme
bozukluğuyla başlayan, yıllar
içinde diğer lisan fonksiyonlarının etkilenmelerinin eklendiği, bu
süreler içinde kognitif fonksiyonların
göreceli olarak korunduğu bir afazi sendromu. Alatlı, Türkiye toplumunun
çok büyük bir bölümünün bu durumda
olduğunu düşünüyor. Hepimiz birden beyin travması geçirmedik hayır
ama bizim kortikal lisan alanlarımız
boşaldı. Bu nedenledir ki, ortak dilimizi kaybettik. Bunun böyle devam
etmesinin sonucu, ülkenin
ayrışmasıdır. Türkiye bu travmayı bugün yaşıyor. Alatlı buna toplumsal
afazi diyor. Çünkü kimsenin başına taş
düşmedi, ama Türkiye insanlarının tıpkı travma geçirmiş afazi hastaları
gibi, söylenenleri söylendiği biçimde
anlamadıkları, ağızlarından çıkanı formüle edemedikleri, söylemek istediklerini
istedikleri gibi
söyleyemedikleri bir duruma itilmiş olduklarını bir gerçek.
Kafamıza taş düşmediğine göre toplumsal afazinin
sebebi ne? Alatlı'ya göre bunun baş nedeni, çok farklı dünya görüşlerinin,
çok farklı değerlerin, çok farklı
inançların üst üste, bir yaşam boyuna sığacak kadar kısa bir sürede
gelmesi. Sonuçta bu bir tahribata yol
açtı ve beyinlerin kortikal lisan alanları boşaldı. Mesajlar öyle bir
kaos yarattı ki, toplumsal beyin
kodlayamadı, doğru düzgün formatlayamadı kendisini. Ve bu format tamamen
kaotik bir hale geldi.
Formatlanamayan bir disket gibi, yerine koyduğunuz zaman çalışmıyor.
Özellikle 1950'lerden sonra çok hızlı
bir değişim oldu. 1950'ler göç zamanı. Kırsal kesimin inançları ve
değerleri ile kendisine kurduğu bir dünya
vardı. Zaten toplumun yüzde 70'ı kırsalda yaşıyordu. Şehre göçle birlikte
bu dünyanın darmadağın olduğunu
görüyoruz. Değerler, adetler, inançlar ciddi bir değişime uğradığı
için insanların çocuk gibi şaşkınlığa
sürüklendikleri bir dönem. Sonra eğitim sistemindeki pozitivist anlayış
var ki bu pozitivizm bütünüyle dini
esaslar üzerinde organize edilmiş bir dünya görüşünü alıp birdenbire
insanı hiçe indirgeyen, Allah'ın kulu
olarak bile işe yaramadığı bir yeni konuma itti. Herşey yeniden sorgulanmaya
başlandı.
Arkasından bir
sosyalist aşama geldi bu ülkede. Bu sefer ateizmle kol kola giden bir
sosyalist aşama oldu. Bu sefer Allah
kavramından da toptan vazgeçmek gerektiği gibi bir durum ortaya çıktı.
Derken 80'ler geldi. Liberalizm,
köşeyi dönme felsefelerinin, kara paranın hiç de öyle korkulacak şeyler
olmadığı düşüncesi meşrulaştı. Şimdi
de tek kutuplu bir dünya var. Artık neredeyse Türklüğümüzden vazgeçecek
bir aşamaya geldik. Ve tüm bu
değişiklikler bir ömre sığacak kadar kısa bir sürede oldu. Tüm bunları
bir kenara bırakalım, sadece enflasyon
bile afazik olmaya yeter. Bir ömürde metelik, kuruş, lira, bin, milyon,
trilyon gibi kelimelerin hepsini
tanıdık. Etrafa bir dikkat edin, artık insanlar tek kelimeyle konuşmaya
başladı. Bir diyor, beş diyor. Artık
karşı taraf onu ferasetine göre anlayacak. Bu esas itibariyle iletişimsizlik
demektir.
Peki, kortikal alanlar
nasıl boşaldı, kim boşalttı, sorusuna Alatlı şöyle cevap veriyor: ìKelimelerin
konuşulan dilden sistematik
olarak yok edilmeleri sonucu boşaldı. Nesnelerin isimlerinin ve niteliklerinin
hiç durmadan değiştirilmesi
sonucu boşaldı. Türkiye insanına yöneltilen mesajlar öylesine kaotiktiler
ki, zihnimizde onları bütünlüklü
tasarımlar halinde şekillendirmemiz imkansızlaştı.
Hatırlarsanız, bir zaman önce bir takım milletvekilleri
TBMM'nin tavanına çiğ köfte atmışlardı. Bu neyin işaretidir biliyor
musunuz? TBMM kavramının
milletvekillerinin zihinlerinde kaydı olmamasının işareti. Aynı şekilde,
Ömerli Barajıínın kıyısına inşa
ettiği villasının kanalizasyonunu suya döken zihniyet, içme suyu kavramının
yerleşmediği zihniyettir. Mimar
Sinan'ın mezarını abdesthaneye çeviren zihniyet mimari, yapı, estetik,
yücelik kavramlarının olmadığı
zihniyettir. Örnekleri sonsuza dek uzatabilirimî. Buna neden olan dil
devrimi olabilir mi, sorusuna
Alatlı'nın verdiği cevap şu: ìKeşke mesele o kadarla kalsaydı. Dil
devriminin düşünce melekesine büyük hasar
verdiği bir gerçek. Ama sonuçta, Öztürkçe denilen tertibi Osmanlıca
denilen tertibe tercüme eder, yolumuza
devam ederdik. Buradaki esas mesele birbirlerini reddeden kainat ve
dünya görüşlerinin yol açtığı karmaşadır
ki, tıpkı afazi hastalarındaki gibi deprasyonla sonuçlanır. Nitekim
araştırmaların da gösterdiği gibi
Türkiye, depresif bir toplum haline gelmiştir.
Gençliğin nihilist eğilimlerinin güçlendiği bir vakıadır.
1855-75 Rusyasının nihilizmi gibi bir döneme girmek üzere olduğumuzdan
korkuyorum. Nihilizm malum "hiççilik"
demek. Yani inanılan, güvenilen hiçbir değer ve kurumun kalmaması.
Afazi, konuşma ve haber iletebilme, gelen
bir haberi anlayabilme ve ona cevap verme kabiliyetini dumura uğratan
bir beyin illetidir. Beyinde,
kelimelerin anlamını hıfzeden kısmın boşalması. Konuşmadığımız için
değil, konuşturulmadığımız için değil,
ağzımızdan çıkan sesleri zihinlerimize anlamlı tasarımlar olarak kaydedemediğimiz
için tüm inançlarımızı
kaybettik ve insanlıktan çıktık. Daha '50'li yıllarda, kendi oylarımızla
başımıza getirdiğimiz
yöneticilerimizin hakkımızda verdiği kararları okuyamıyor, anlayamıyorduk.
Sorgulanamayan değerler bütününün
arttığını görüyorum. Öyle bir yayılıyor ki, giyim kuşam, edebiyat,
müzik gibi birçok alanda bunun
yansımalarını görüyoruz. Bunlar hoş bir şekilde dayatılıyor, insanları
incitmeden. Ve sonuçta bundan tek tip
bir insan çıkacak. Tek tip çıkan bir insanın da pek hayırhah bir şey
olmayacağını düşünüyorum. Ve bu böyle
giderse diye bakıyorum, Dünya gerçekten evrenin pis çocuğu olarak dönmeye
devam edecek.
'Vatikan Protokolü'
diye bir şey var. Bu protokole göre dünyanın dörde ayrıldığı söyleniyor:
Birinci grup, buluşcu uluslar;
ikinci grup, uygulayıcı uluslar; üçüncü grup, ayak işi yapan uluslar
ve dördüncü grup, ortadan kaldırılması
gereken uluslar şeklinde. Ortadan kalkması gereken uluslar, Kızılderililer
gibi, Eskimolar gibi. Birtakım
ulusların genlerinin ortadan kalktığı duyumu var. Avusturalya Aborjinleri
gibi. Eskisi gibi silahla ve
savaşlarla bu iş yapılmıyor. Bu üslup, yeni dünya düzenine giden yolda
meşru (!) araçlar olarak karşımıza
çıkıyor. Burada ciddi bir riyakarlık görüyorum. Kelaynakların peşine
düşüyorlar, Aborjinler gidiyor.
Hayvanları koruma dernekleri var ama kaybolan insan ırkları için böyle
bir girişim yok. Neden yok? Çünkü,
kelaynaklar yeni dünya düzenini tehdit etmiyor. Koalisyon için bir
tehlike değil. Ama Aborjinler, yeni dünya
düzeni için bir tehlike. Aynı şeyi Güney Afrikalılar ya da Asya'nın
yoksul ulusları için de düşünebiliriz.
Üretemedikleri ve sömürülmez oldukları için. Çünkü bu ulusların, sömürülecek
hiç bir şeyleri yok. Yoksulluk
ve gerilik var. Ve yeni dünya düzeni bunları kaldıramıyor. Ve bu insanlar
neredeyse bir doğal ayıklamaya terk
ediliyorlar.
21.Yüzyıldaki Savaş Araçları:
Dil ve Kültür Harward Üniveristesi Profesörlerinden Samuel
Huntingtoníun 21.yüzyıl için bir hipotezi var: Bu yeni dünyada mücadelenin
esas kaynağı ideolojik ve
ekonomik olmayacak.İnsanlar arasındaki büyük bölünmelerin merkezi ve
hakim mücadele kaynağı kültür olacak.
Milli devletler dünyadaki hadiselerin yine en güçlü faktörleri olacak,
fakat global politikanın asıl
mücadeleleri farklı medeniyetlere mensup grup ve milletler arasında
meydana gelecek medeniyetlerin çatışması
global poltikaya hakim olacak, medeniyetler arasındaki fay hatları
geleceğin muharebe hatlarını teşkil
edecek.
Dünya soğuk savaş esnasında Birinci, İkinci ve Üçüncü Dünyalara bölünmüştü.
Bu bölünmeler artık
münasebetsiz düşüyor. Günümüzde ülkeleri, siyasi ve iktisadi gelişme
seviyeleri ile alakalı terimlerle değil,
kültür ve medeniyetleri ile gruplandırmak gerekmektedir.î 21.yüz yıl
medeniyetler savaşı yaşayacak ve bu
savaşın en güçlü silahı dil olacaktır. Günümüzde dil öğretimi bir bilim
olmaktan çıkmış ve ideolojik bir
boyut kazanmıştır. Yeni Dünya Düzeniínin İnsan Tipi Francıs Fukuyama'nın
ìTarihin Sonu ve Son İnsanî adlı
kitabında ëson insaní diye adlandırdığı modern insan şöyle tarif ediliyor:
ìBütün gün güneşin altında
uyuklayabilen karnı tok bir köpek durumundan hoşnuttur. Başka köpeklerin
kendisinden daha başarılı olması ya
da dünyanın uzak bir köşesinde köpeklerin baskı altında olması, onu
ilgilendirmez. Ahlak ve diğergamlık devri
sona ermiştirî. ëTarihin sonu gelmiştirí iddiası, gelişmiş ülkelerin
dışında kalan üçüncü dünya ülkelerine şu
mesajı vermektedir:
Boşa uğraşmayın, yapabişleceğiniz bir şey yoktur. Biz her şeyi yaptık
ve son noktayı
koydukî. Bu yaklaşım, bilimsellik kılıflarıyla binlerce yıldır yaşayan
kültürleri, anlayışları, inançları
tarihin çöp sepetine atma planlarıdır. Buna göre kimliksizleştirmek,
Yeni Dünya Düzeniínin(liberal
demokrasinin) hedefi, kimliksizleşen insan ise, ëkarnı tok köpekítir.
Mankurt yapılan Colaman da karnını
doyuran efendisinin verdiği her tür işi itirazsız yapan ve efendisinin
saçlarına özenen bir köleydi. Lakin
Colaman gönül rızası ile mankurt olmayı seçmemişti. Bugünün üçüncü
dünya ülkeleri kendi kültürel değerleirni
küçümseyerek mankurt olma yarışına girmişlerdir.
Mankurtlaştırmanın Çağdaş Adı: Globalleşme
Eskiden Mankurtlaştırmaya karşı bir direnç vardı.Mankurtlaştırma korkunç
işkencelerle oluyordu. Günümüzde ise, bu iş
daha ağrısız ve daha acısız yapılıyor. Yeni Dünya Düzeniínin kültürel
değerleri zorla değil, hoş bir şekilde
dayatılıyor. Alatlıínın romanında parçalanmış bir Türkiye var ve Yeni
Dünya Düzeni'ne entegre oluyor. Yeni
Dünya Düzeni bugün de adı aynı olan bizim bildiğimiz Yeni Dünya Düzeni.
Oradaki Yüce Pir,ABD. Yeni Dünya
Düzeni bir tarikat düzenlemesi bir tarikat düzenlemesini andırıyor.
Başta Yüce Pir, ABD. Altında en zengin
sekiz ulus, G-8'ler. Sonra G-20'ler. Onun altında müridler, yani Güneydoğu
Asya ülkeleri. Talipler, bizim
gibi tarikatın dışında kalmamak için debelenen uluslar var. Sonra mağdur
uluslar sömürülmezler ve lanetliler
var. Yemede içmede giyimde kuşamda tek doğru. Kimin bu hiyerarşik düzenlemenin
neresinde olduğunu anlamak
için modaya bakarsın. Louis Vuitton çantası var mı yok mu gibi. Sanatta
kesinlikle böyle. Paris gibi
özellikle de New York gibi bir şehrin kurallarına uymadığın taktirde
ne bir resmin satılır, ne bir müzik
parçan. Sanat ve edebiyat oradan dayatılıyor. İnançlar öyle. Buna demokrasi
de dahil. Demokrasi iyi bir
şeydir. Aksini iddia edebilecek varsa buyursun! Bu sorular sorulamaz
bile. Bunun içine girmeyen de genleri
dağıtılarak ortadan yok ediliyor.
Globalleşme adı altında yeni bir mankurtlaştırma ile karşı karşıyayız.
Bu
aşamada kendi kabuğumuza çekilmek doğru olmadığı gibi dil ve kültür
gümrüklerimizi kaldırmak da bir o kadar
yanlıştır. Ne yapmalıyız? Bu sorunun cevabını ozellikle yeni Dünya
Düzeniínin iştahlarını kabartan zengin
kaynaklarıyla Orta Asyaídaki Türk Devletleri doğru vermelidirler. Nesillerin
hafıza ile oynamak, bir millet
için çok vahim neticeler doğurur. Bugünü düne bağlamak ve dünü bugüne
taşımak için dil ve kültüre gereken
çnem verilmelidir.
KAYNAKÇA 1. AYTMATOV, Cengiz; ìGün Olur Asra Bedelî, Çev:
Refik Özdek, Ötüken
Yay.,İst.,1991 2. SAFA, Peyami; ìTürk Dili İçin Bir Raporî,
Türk Dili, 1952, No:4 , Sh.374 3. ALATLI, Alev;
Nuke Türkiye, Boyut Yay.,İst.,1992 4. BIÇAK, Doç. Dr.
Ayhan; ìHomo Economıcus Medeniyetine Yaklaşımlarî Türk
Yurdu, Sayı 127-128. 5. LEWIS, Bernard; Modern Türkiyeínin
Doğuşu, Çev: Prof.Metin Kıratlı, TTK
Yay.,Ank.,1991. 6. ZURCHER, Erık Jan; ìGüneş- Dil Teorisi
ve Türk Dil Reformundaki Yeriî,Çev: Ayşen Ekmekçi,
Birikim ,Sayı 2, Haziran 1989. 7. KAPLAN, Mehmet; Kültür
ve Dil , Dergah Yay.,İst.,1992 8. SİNANOĞLU,
Oktay;îDil ve Eğitimî, Türk Edebiyatı, Sayı 272, Haziran
1996 9. SİNANOĞLU, Oktay;ìToplum Olarak Beyin
Ameliyatı Geçiriyoruzî, İzlenim, Sayı 39, Kasım 1996
10. CALVET, Louis-Jean, ìSömürgecilik Diliî, Çev: Eriman
Topbaş, Türk Yurdu, Cilt 12, Sayı 61, Eylül 1992 11.
KORKMAZ, Zeynep; Türk Dili Üzerine Araştırmalar, TDK
Yay,Ank.,1995,Sh.959 12. ÖZFATURA, M.Necati; ìTürkçemizi
Katledenlerî,Türkiye, 24.10.1996 13. SOYSAL, Mümtaz;
ìDil Sevgisi ve Dil Yasasıî, Hürriyet, 17.11.1996 14.
MERİÇ, Cemil; Kültürden İrfana, İnsan Yay.,İst.,1986
15. SOYSAL, Mümtaz; ìDil Sevgisi ve Dil Yasasıî , Hürriyet,
17.11.1996 16. Schrödıngeríin Kedisi (Kabus),
Alev Alatlı, Boyut Yay.,5.Baskı, İst.,1999 17. İbadullah
Emre Şahin, Lisan ve İnsan ,25. 1. 2000, www.
alevalatli.com 18. Yrd. Doç.Dr. Yılmaz SOYYER, Türk Dilini
Dünyevileştirme Gayretleri, Zaman Gazetesi, 20
Nisan 1999 19. KURU,Ahmet; ìMedeniyetler Çatışması: Bilimsel
Gerçek mi, Tahrik Senaryosu mu?" Türkiye Günlüğü, Ocak-Şubat 1998