Free Web Hosting by Netfirms
Web Hosting by Netfirms | Free Domain Names by Netfirms

 TÜRK DÜŞMANLIĞI DENİNCE..

                                                                                   Mehmet Çavuş - İstanbul

        Dünyayı sarsan sorun oldu "Türk düşmanlığı" sorunu. İçte ve dışta gazete ve dergilerin manşet ve yazılarını oluşturuyor bu güncel sorun. Ama bunun biraz da somutlaştırılması önemli. Bundan sonra, nedenleriyle beraber yorumu da çelişkilerden kurtulacak, somut anlamını yitirmiyecek.

"Türk düşmanlığı" deyince, nedense, yerel ve evrensel açıdan Türkiye'yi düşünüyoruz. Ama değinmek istediğim, ayrıntılarıyle olmasa da açıklamasını yeğlediğim sorun: yabancı ülkelerde çalışan Türk işçileri sorunu. Onların yeni olgular doğuran, hükümeti olduğu denli bellibaşlı örgütleri ilgilendiren yaşam-yazgı sorunları var.

Onlara "İkinci kategori"den insan gözüyle bakmalar, eylemlerin değerlendirilmeleri, yaşam koşullarının düzensizliği, emeklerinin istismar edilmeleri, çocuklarının eğitim-öğretim sorunları... Bunlardan başka sorunları da yok değil. Ama en önemlisi, evini-yurdunu, çoğu kez aile yuvasını terkederek uzak uzak memleketlerde sokaklara atılmaları, canavarca aldatılmaları var. Bunun en yeni örneğini gösterelim:

Almanya, Fransa, Hollanda, İsviçre, Avustralya ve ve daha nice memleketlerde Türkiye'den işçiler var. Çoğu memlekette sayıları gittikçe artıyor. Nedense son zamanlarda Almanya'da çalışan işçilerimizin gerçekten de başları belâda. Yarınları güvence altına alınmamış bunların. Alman hükümet çevreleri de, Türk işçilerini amaçlıyarak, "yabancı işçilere gereksinme duymuyoruz" velvelesi koparıyor.

Irkçı ve gerici Alman basını yaygarayı gittikçe alevliyor. İşçilerimize karşı sindirme politikası uyguladığı ortada. Türk basını da bunun nedenleriyle ilgili savunmaları yeğliyor. Savunması gereken sorunlardır bunlar. İşçilerimizin, koğulma, işten atılma, yaşamlarının garanti altına alınmaması gibi arapsaçını simgeleyen bu sorunları yetmezmiş gibi, bu tedirginlik halkalarına yenileri ekleniyor: aldatılmaları... Gözdağı, aldatma, maddi ve manevi baskınlar... Tümü de Türk işçilerine uygulanıyor. Hedef noktası Türk işçileri oluyor hep. Bir sürü sahte davranışlarla  birçok firmalar soyup soğana çevirdi işçilerimizi. Şimdi bunun benzerini başka başka ülkelerde de görüyoruz.

Genellikle işçilerimizi savunmamız gerekiyor her zaman ve her yerde. Hükümetimiz de bunu yapıyor. Haklı tutumu hükümetin, insancıl tutumu. Ama bu büyük gerçeklerin ardında  sergilenen şu "küçük gerçekler" olmasa : Bazı işçilerimizin kabadayılığı, edepsizlikleri, uygarlık dışı davranışları... Ağırlık verilmesi ve düşündürücü sorunlardır bunlar. Biri yapıyor, bini çekiyor...
"Aldırma" demekle olmuyor ki!..

     Bu sorunların yorumunu, olguların tanığı işçilerimizden dinliyelim. Geçenlerde rastlantı olarak, Adapazarı'ndan Hüseyin Yılmaz'la, İstanbul'dan Mehmet Aşık, Gülten Aşık, Bursa'dan Yusuf Korkmazcan'la bir düğün töreninde tanıştık Güneşli'de. Dördü de Almanya'da çalışıyor 8-10 yıldan beri. ÒTürk düşmanlığı"nın nedenleri söz konusu olunca, anlaması güç değil ya sınırlendılır:

      - Suçlu aranırsa temel suçlusu biz işçileriz, dedi Yusuf Yılmaz. Almanya'ya niçin ve nasıl gittiğimizi acele unutuverdik.Tüyünü düzenler mikrop oluverdiler el memleketinde. Adımız da, Yurdumuz da kötüye çıktı Almanya'da. Bir hırsızlık olsun, ölüm olsun, soygun, yani kötülüklerden ne olursa olsun, her olayın ardında bir Türk olduğu belirtiliyor. Karısını, çocuklarını memlekette bırakarak orda evlenenler mi istemezsin, işten kaytarmalar mı ? Kötü insanlarız işte.

Mehmet Aşık ekliyor:
      -Tümümüz çalışmaya gittik. Hüseyin kapalı konuştu biraz. Nasıl ilmek ucu bulduğumuzu bize sorsunlar: yol parası ve rüşvet için yorganını - döşeğini satanlar bile oldu.Almanlar ilk yıllarda Türk işçilerine çok bel bağlamışlardı. Kardeşleri gibi kucaklamışlardı bizleri, bir dediğimizi bin ediyorlardı. Beraber gezilere gidiyor, eğlencelere katılıyorduk. Evlerine de götürüyorlardı adamlar.Ama bunların ardından bin bir kötülükler çıkmaya başladı. Oh babam, gelin de olup bitenleri orada görün...

- Öğrenciliğimden bilirim, Namık Kemal'in bir şiiri vardır:
                    Edepsizlikte tekleriz
                    Kimi görsek etekleriz,
                    Haktan da imdat bekleriz
                    Ne utanmaz köpekleriz.,
 diyor ,Gülten.

İpini koparan maceracı oldu orada. Sarhoşluklar bizde, avarelikler bizde... Hepsi bizde...

Yusuf Korkmazcan 14 yılını doldurmuş Almanya'da:
         -Çoçuklarım da terbiyeli çıktı, diyor. Yüksek öğrenim sahibi oldular.Üçüne de birer daire aldım. Arabamız da var. Bizden çoğu, sosyal sorunlarını unutuverdiler orda. İşçi gittiler, acele patron olma hastalığına  tutuldular. Almanya'nın çok yerini gezip dolaştım. Çultutmaz takımı fabrikayı, görevini unutuverdiler. Meyhane, kahvehane çalıştırmaya başladılar.

Kendi soydaşlarını soymaya amaçlamış adamlar. Beceriyorlar da bunu. Durum böyle olunca, bir düşünüverin, Alman patron, Alman yetkili ister mi bizi ? Sizin anlayacağınız: neydim, ne oldum, ne olacağım masalına benziyor işte...Nerde olsa birbirini izlemesi var olayların. Sonuçlar hep çelişkili, hep gönül kırıcı, düşündürücü.

İstemiyerekten aklıma bir öğrencim geldi. Mehmet BAHAR. Bahardan farksız bir gönül hoşluğu, temizliği, onurluluğu vardı Mehmedin. Bulgaristan'ın Şumnu kentinde okuyordu. Edebiyat derneğimiz vardı. Edebiyata bağlamıştı yaşamını.

Bir de el değmemiş Türklüğü vardı baharlarca temiz. Derken 1965-lerde Türkiye'ye iltica etmişti. Aradan yıllar geçti. Toprağa atılan tohumlara dağılmıştık. İzimizi kaybetmiştik büsbütün. Bunun üzüntüsünü yaşarken, bir kaç yıl önce mektubunu aldım Mehmedin. Ev-bark olmuş. Bahara yakışır gül gibi iki kızı var. Yılardan beri Avustralya'da  Geelong kasabasında çalışıyorlar. Renkli resimlerini postaladı.

Hanımı da bir fabrikada postabaşı. Kızları orda öğrenim görüyor. Köşeyi çoktan dönmüş Mehmet. Çalışkanlığın simgesi olduğunu yıllarca önce takdir etmiştim. Bildiğim rayları terketmemiş... Geçenlerde tel konuşmamız oldu tekrar. Ordan bir hanım yurda, izne döndüğünü, bize de bir koli gönderdiğini söylemişti. Adı geçen hanımı İstanbulda bulmada güçlük çekmedim. Hediyelere candan sevindik. Öğrencimle kucaklaşmış kadar oldum, sevindim. Çalışmalarıyle beraber, dürüst ve uygar davranışlarıyle dil yutturmuşlar Avustralyadaki yabancı işçilere.
       - Hani hepsi Mehmet Bahar'lar gibi olsa, diyor hanım. Nice sütübozuklar çıktı bizim Türklerden. Bir düşünün dünyanın bir ucundadar Avustralya. Uçak yolculuğu bile yaklaşık 40 saat sürüyor. Bunu unutuverdi soydaşlarımızın çoğu. İnsanın düşünemiyeceği, mantığın kabul edemiyeceği edepsizlikleri yapmaya başladılar. Örneğin karı-koca evde kavga koparır, birbirlerini yolarlar, çürütürler ve bundan sonra, iş kazası anlamı vererek oldu bittiye, işi tazminat davasına kadar uzatırlar.

Üstü açılmadık kötülükleri yapanlar sevgiyi-saygıyı da yitirdiler. Dünyanın başka memleketlerinden gelen işçiler de var hani orda, ama deliksiz çalışıyor insanlar. Adımız kötüye çıktı Avustralyada. Fabrikatörler de işçi alırken, önce nereden olduklarını soruyorlar. Türkiyeli olduklarını görünce, başını bile çevirmiyor adam. Hakkı da var. Hani Mehmet Baharlar gibi olsa işçilerimiz, el üstünde tutulacaklar. Ama...

Hanımın AMA'sı gerçekten de düşündürücü. "Türk düşmanlığı" konusunda nice gerçekleri sergiliyor şu "ama", gün ışığına çıkarıyor öyle kuşkulardan uzak, öyle gönül kırıcı. Hani şu "ama"lar olmasa saygınlığımız mı yitirilir, tarihteki büyüklüğümüz mü ?
 Tüm bunların yanıtını  ve yorumunu okurlarımızın bilincine sunmak şimdilik en önemli sorunlardan sayılır.

Mehmet ÇAVUŞ